|
5 Ağustos 2007 günü yolumuz Bolu
ile Sakarya arasında yer alan Sülüklü Göl'e düştü.
Mudurnu ilçesine 50 km. uzaklıkta bulunan göl,
Millî Parklar koruma alanı içindedir. Bozulmamış doğasıyla ve zengin florasıyla
dikkat çekmektedir. Gölde Abant alası, gökkuşağı ve kırmızı benekli alabalık
bulunmaktadır. Bu
göle daha önce defalarca yolum düşmüştü ama bu sefer konaklamak için tam
teçhizatlı bir şekilde geldik.

Sülüklü Göle İstanbul'dan gitmek
için önce Akyazı-Kuzuluk kaplıcalarına geliyorsunuz. Kuzuluk kaplıcalarından her
türlü mangallık malzemenizi temin edebilirsiniz. Buradan
Akyazı - Mudurnu yoluna
giriyorsunuz. Dokurcun Belediyesini geçtikten sonra sağ tarafta Sülüklü Göl
levhasını göreceksiniz. Buradaki toprak yoldan 9 km. tırmandığınızda Sülüklü
Göle varıyorsunuz.

Sülüklü Göl 1792 yılında meydana
gelen bir heyelan sonucunda buradaki derenin önünün kapanması sonucunda meydana
gelmiştir. Heyelanın tarihi göl içinde kalan kurumuş ağaçların birinin sökülüp
Orman Bakanlığınca dendrokronoloji yöntemiyle incelenmesi sonucunda tespit
edilmiştir. 1045 m yüksekliğindeki gölün adı içerisinde bulunan çok sayıdaki
sülükten geliyormuş. Ancak yaklaşık 30 yıl önce göle atılan alabalıklar buradaki
sülükleri yiyip bitirmiş.
Göl çevresi gür ormanlarla
kaplıdır. Bölgede Sarıçam, göknar gibi iğne yapraklılar hakimdir. Bunların
arasında yabani fındık, yabani elma, çeşitli meşe türleri de dolgu yapmaktadır.
Gölün çevresinde konaklama yada
diğer ihtiyaçlar için herhangi bir tesis yoktur. 2003 yılına kadar gölde bir
bekçi amca vardı. Ancak bu amcanın vefatından sonra maalesef yerine yeni görevli
verilmedi.
Daha önce defalarca göle yolum
düşmüştü, her defasında burada onlarca insanla karşılaştım. Ama bu defa farklı
gecenin geç saatlerinde Sülüklü Göle çıkıyoruz. Ancak bizi burada bir sürpriz
bekliyordu. Saat 23.00 sıralarında ulaştığımız göl kıyısında iki kişiyi çadır
kurarken bulduk. Tabi alemin tek kaçıkları bizler değildik ya.
Neyse hemen kocaman bir kamp ateşi
yakıp, çadırımızı kurduk. Kamp yapan iki arkadaşta gelip bizim guruba dahil
oldular. Nede olsa sürüden ayrılanı kurt kapar. Tam mangalı yaktığımızda saat
gece yarısını geçmişti ki ortalığı çok yoğun bir sis kapladı. İşte bu anda da
olan oldu.
Onlarca yaban hayvanı (çakal,
tilki, domuz vs.) yaygarayı koparmaya başladılar. Önce biraz ürktük ama sonradan
bu bağırtının sebebini anladık. Eee hayvanlar su içmeye gelecek ama biz göl
kenarında ateş yakınca suya yaklaşamıyorlar. Özellikle duyduğumuz yaban domuzu
homurtuları bizi tedirgin etmişti. Allahtan guruba yeni katılan arkadaşlarda
tüfek vardı da biraz rahatladık. Ancak yinede yanımızdaki jeneratörün ışığında
çayımızı yudumlarken tavlamızı oynadık. Ama yinede tedbiri elden bırakmayıp
sabah gün ışıyana kadar hem ateşi besledik hem de nöbet tuttuk.
Güneşin ilk ışıklarıyla ayaklanıp
kendimize mükellef bir kahvaltı hazırladık. Sonra gölün çevresinde gezintiye
başladık. Özellikle gölün kuzey kenarında bulunan vadi tırmanma için çok güzel.
Ancak yaz kış ıslak ve yosunlarla kaplı olan zeminine dikkat edin. (Ben birkaç
kez düştüm de!!)
Akşam oluncaya kadar göl
çevresinde takıldıktan sonra istemeyerekte olsa İstanbul'un yolunu tuttuk.
Gölden ayrılırken tüm arkadaşların aklında olan şey "Bir daha yolumuz buraya ne
zaman düşer." idi. Kim bilir belki 2008'in baharında bir kaçamak daha niye
olmasın ki.
|