ANASAYFA

FOTOLAR FORUM SINAVLAR İLETİŞİM
Yepyeni tasarımıyla E-COĞRAFYA karşınızda...

 

T.C. SAÜ. Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Araş. Ve Uyg. Mer.

Cumhuriyetimizin 81. Yılına Armağan, 2004, shf:147-153

 

Jeopolitik Bir Olgu: Türkiye’nin AB Üyeliğine Adaylığı veya Olası Bir Avrupa - Türkiye  Birliği

 

Yrd. Doç. Dr. Cercis İKİEL·

 

 

Tarihsel süreç içerisinde toplumların var oldukları mekanı (coğrafi çevre) kültürel kapasitelerine göre sınırsız ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla değiştirerek düzenledikleri (mekanın yeniden inşası)  görülür. Toplumlar bu  değiştirerek düzenleme eylemi için çeşitli örgüt yapıları oluşturup  diğerlerine karşı mücadele eder[i] ki bu örgüt yapılarının en önemlisi olarak ‘devlet’ ortaya çıkar. Devletlerin var olmak, gelişmek, büyümek, devamlı olmak amacıyla belirledikleri ulusal hedefleri bulunur. Bu hedef Türkiye için kuruluşunda öncelikle var olmak ve muassır medeniyetler seviyesine ulaşmak olarak belirlenmiştir. Ulusal hedeflere ulaşmak için kullanılan yöntem ve araçlar bütünü ise ulusal politikayı oluşturur. “Günümüzde evrensel politika, dünya egemenliği yolunda olan ve buna karşı savunan güçler arasında şekillendiğinden”[ii] ulusal politika ve hedefler tehdit altında kalabilmektedir. Bu nedenle “politika güç ve hedef ilişkisini kurarken ve gücün geliştirilmesi ile hedefe ulaşılması için uygulanacak hareket tarzlarını belirlerken jeopolitikten yararlanır. Jeopolitik; coğrafyanın bütün türleri ve verileri ile aktifleşmesidir, aktif olarak değerlendirilmesidir  diyebiliriz. Coğrafi platform üzerinde güç merkezlerini karşılaştırmalı olarak değerlendirir, politik düzeyde güç ve hedef ilişkisi kurar.”[iii]

 

20. Yüzyıl sonunda soğuk savaşın bitmesi ile batılı liberal demokrasi ve ekonomisinin kazandığı zafer, daha önce geliştirilmiş jeopolitik teori ve değerlendirmelerin bu yeni durumu veya ideolojik tarafların ve ekonomilerin olmadığı belirsizliği ele alıp değerlendirme ve öngörüler oluşturulması ihtiyacını ortaya çıkarmıştır.

 

Tarihin sonu mu? adlı makalesinde  Fukuyama, soğuk savaş sonrası dünya tarihinin değil insanoğlunun ideolojik evriminin son noktasına ulaştığı ve beşeri yönetim biçiminin son evresi olan batılı liberal demokrasisinin evrenselleşmesi anlamında tarihin sonuna tanıklık ettiğimizi ileri sürer. Uluslararası ilişkilerin ortak pazarlaşması ile büyük çaplı sürtüşme olasılığının azalacağını ancak etnik ve milliyetçi hareketlere dayalı şiddet olasılığı bulunduğunu belirtmektedir[iv].

 

Medeniyetler çatışması adı verilen teorisi ile Huntington ise “Bu yeni dünyada mücadelenin esas kaynağı öncelikle ideolojik ve ekonomik olmayacak. Beşeriyet arasındaki büyük bölünmeler ve hakim mücadele kaynağı kültürel olacak milli devletler dünyadaki hadiselerin yine en güçlü aktörleri olacak; fakat global politikanın asıl mücadeleleri farklı medeniyetlere mensup grup ve milletler arasında meydana gelecek medeniyetler çatışması global politikaya hakim olacak”[v] görüşündedir.

 

Brzezinski ise dünyayı büyük bir santranç tahtasına benzeterek en verimli oyun alanının Avrasya olduğunu ileri sürer. Soğuk savaş sonrası Amerika tek süper güçtür ve Avrasya’da yerkürenin merkezi arenasıdır. Dolayısı ile Avrasya kıtasındaki güç dağılımı ne olursa olsun bu; Amerikanın küresel önceliği ve tarihsel mirası için belirleyici önemde olacaktır[vi] görüşündedir.

 

Üzerinde çok durulan küreselleşme olgusu ve görüşleri  ise ulaşım ve iletişim teknolojisinde yaşanan gelişmelerin mekana ve onun üzerindeki faaliyetlere yansıması ile yer kürenin global bir köy haline geldiği veya dönüşeceği üzerinedir.

 

“Küreselleşme, küresel ölçekte sermayenin işleyişine bağlı bir olgudur. Buradan hareketle, dünyanın birçok kesiminde ticari ve politik hakimiyeti kendi kapsamına alma mantığıyla işler… dikkate değer biçimde gözlenen bilgi transferi, ulusal düzen, endüstriyel üretim ve …zenginliğin herhangi bir toplumda, ülkede veya bölgede hakimiyetidir… ekonomik ve toplumsal anlamda küreselleşmenin merkezinde, genelinde veya sonucunda bir fikir birliğine varılmazsa , ulus devletlerin egemenliği için küreselleşme yeni bir krize yol açacaktır.”[vii]

 

Yukarıda belirtilen görüşlerden hareketle 21. yüzyılın en azından ilk yarısı ABD. nin küresel üstünlüğü  ve belirsizliği devam ettirme (yeni dünya düzeni) veya belirleme (zayıf bir ideolojik ve ekonomik karşı taraf oluşturma veya oluşması)  çabaları ile sürecek diyebiliriz. Bu çabalar aynı zamanda ülkemizi de bulunduğu coğrafi konum ve özellikleri nedeni ile etkileyecektir; çünkü Türkiye’nin coğrafi konum olarak topraklarının büyük kısmı (Anadolu ) ile  güneybatı Asya’da ve küçük bir bölümü (Trakya) ile de Avrupa’da yer alan bir Avrasya ülkesi olduğu dikkati çeker. Bulunduğu konum itibari ile “Dünya adasının menteşesi durumundadır…bu menteşe üzerine vurulmuş kilit ve bu kilidi açan anahtar değerindedir. Jeopolitik konum olarak ise ABD, Rusya Federasyonu, AB ve Ortadoğu’nun birleşme noktasında olması nedeniyle evrensel güç odaklarının çıkarlarının yol kavşağında, politikalarının güzergahı üzerindedir.”[viii]

 

Bu duruma bağlı olarak  AB-Türkiye ilişkileri iki dinamik yapının ilişkisi olduğu gibi aynı zamanda iki aktörün tek yönlü ilişkisi değil küresel, kıtasal ve bölgesel faktörler ile ilgilidir.[ix] Dolayısıyla Türkiye’nin AB üyeliğinin gerçekleşmesi jeopolitik yönü öne çıkan bir süreci ve tercihi yansıtacaktır.

 

Bu süreç devam ederken AB’nin karar almakta, kendi içerisinde bir görüş birliği ve politika oluşturmakta zorlandığı görülmektedir. Nitekim müzakere tarihi alınması sürecinde izlenen nispeten açık politika ve medyada yürütülen tartışmalarda Türkiye’nin farklılığı sürekli dile getirilerek Avrupa’ya ait olmadığı veya farklı bir ülke olmakla beraber Avrupa’nın değerlerini benimseyip, ödevini yapınca AB ye kabul edilmesi gerektiği ifade edilmiştir.

 

Türkiye’nin AB üyeliğine karşı muhafazakar çevrelerin görüşlerini ifade edenlerden; Fransa eski cumhurbaşkanı Giscard d’Easting, Avrupalıların kimliklerini güçlendirmeleri gerektiği, eski Yunan ve Roma’nın Avrupa kültürünün oluşmasına katkıları olduğunu, Avrupa tarzı yaşamı etkileyen dini miras, Rönesans’ın getirdiği yaratıcılık ve aydınlanma çağının bilimsel düşünceye katkıları gibi değerlerin Avrupalı olduğunu halbuki Türkiye’nin bu değerlerden hiçbirini paylaşmadığını iddia ediyor. Ayrıca Türkçe’nin Avrupa lisan grubuna girmediğini, nüfus ve alan olarak da büyük bir ülke olmasının AB için sorun olacağını ve topluluk yapısını ilerde bozabileceğini, fakir bir ülkenin ekonomik ve sosyal problemler oluşturacağı görüşündedir[x].

 

Vatikan’ın dinsel öğretiler kurulu başkanı Kardinal Joseph Ratzinger ise AB nin temellerinin Hıristiyanlığa dayandığını, Türkiye’nin tarihi ve kültürel bağlamda, öteden beri AB karşısında bir başka kıtanın temsilcisi olduğunu, Atatürk her ne kadar laik bir Türkiye kurmuş olsa da bu ülkenin yine de islami bir temeli vardır, Türkiye, Avrupa ile Arap dünyası arasında bir köprü vazifesi yapmalı görüşündedir[xi].

 

Türkiye’nin farklı bir ülke olmakla beraber, Avrupa’nın değerlerini benimseyip, ödevini yapınca AB’ye kabul edilmesi gerektiği ifade eden sosyal demokrat çevreler ise bu sürece daha geniş bir pencereden bakmaktalar. Örneğin Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac; “Türkiye’yi dışlamanın çok ağır bir bir sorumluluk getireceğini ifade ederek, medeniyetler, dinler, kültürler savaşından uzak durulması gerektiğini, Türkiye’nin 1923’ten beri laik bir devlet olduğunu ve diğer dinlere saygı gösterdiğini söyleyerek kışkırtmayalım ‘biz kaybederiz’ dedi. AB nin yüzyıllar süren kanlı savaşlardan sonra barış ve istikrar için kurulmuş bir proje olduğunu ve Türkiye’yi reddetmenin bir istikrar riski oluşturacağını belirtti.”[xii]

 

Türkiye-AB görüşmelerinin müzakere tarihi verilmesiyle sonuçlanması üzerine yapılan değerlendirmelere bakıldığında medeniyetler çatışmasına olumlu bir cevap verildiği iddia edilen bu süreçte, Türkiye’yi 10-15 yıl sürecek olan uzun ve sıkıntılı bir dönemin beklediği görülmektedir. Açık uçlu olacak bu müzakereye başlamak, Kıbrıs Rum Yönetiminin tanınması gibi haklı bir davadan vazgeçilmesini içeren bir ön şartın yanı sıra, Ege sorunu, Ermeni talepleri, patrikhane’nin talepleri vb. gibi ek koşulları içermekte bunlarında müzakere sürecinde halledilmesi öngörülmektedir. AB üyeliği ile müzakere maddelerinin hepsinde çözüme ulaşılıp ek koşullarda gerekenler yapılsa bile, bazı üyelerin (Fransa, Avusturya) referandum yapacaklarını beyan etmeleri sonucu  belirsiz bir hale getirmektedir.

 

AB üyeliğini bir çağdaşlaşma ve modernleşme projesi olarak gören Türkiye bu çabasında oldukça kararlı bir görünüm vermektedir. Bu yolla ekonomik ve sosyal gelişmesini hızlandıracağını, siyasi yapısındaki problemleri çözebileceğini düşünmektedir. Ancak bütün istenenleri yaptığında ne alacağı garanti edilmediği (serbest dolaşım, ekonomik yardımlar vb.) gibi üniter yapısına gelebilecek zararlar da söz konusu olacaktır. Aslında Türkiye liberal batı ekonomisi ve demokrasisi içerisinde yer alıp bunları uygulama yeteneği kazanarak  bu yüzyılı kaybetmeme eylemi içerisindedir. Ancak Türkiye’nin bu yöndeki tercihi ve AB’nin tutumunda  küresel jeopolitik dengelerin önemli etkileri olacaktır. Örneğin “ABD’nin Irak’a yönelik müdahalesinin en önemli nedenlerinden birini petrolün oluşturduğu ve enerji kaynaklarının üretiminden taşınmasına ve ticaretine kadar geniş bir yelpazede küresel kontrolü ele geçirme savaşımı”[xiii] olduğu ortadadır. Bu durumda etkisiz kalan ve petrol üretim bölgelerinde etkili olmak isteyen AB için, Türkiye’nin önem kazanması kaçınılmazdır. Diğer yandan Türkiye üzerinden Kafkasya’ya, Orta Doğu’ya, Orta Asya’ya doğru ufkunu ve etki alanını genişletme ve  ABD’nin bölgedeki etkinliğini dengeleme imkanına kavuşmaktadır[xiv]. Bu alansal etkinin yanı sıra Türkiye’nin AB’ye sağlayacağı potansiyel insan gücü (genç nüfus), gelişmekte olan bir ekonomi ve daha da önemlisi deneyimli ve büyük bir askeri güç olması önemlidir. Bu durum AB’nin küresel bir güç olmasını kolaylaştıracaktır.

 

Sonuç olarak; Türkiye–AB ilişkilerinin geleceği küresel güç dengeleri ile ilgili olup meydana gelecek gelişmelerin AB’nin kendi refah seviyesine ve güvenliğine yönelik tehdit algılamasına bağlıdır. Bu şartlara bağlı olarak, sürekli farklı kimliğine vurgu yapılan, engeller ile dolu bir sürece zorlanan Türkiye’nin AB üyeliği gerçekleşmesi zor, gerçekleşse bile diğer üyelerin birliğinden farklı olarak Avrupa – Türkiye Birliği olacaktır.


 

· Sakarya Üniversitesi, Fen-Ed. Fakültesi, Coğrafya Bölümü


 

[i] İKİEL, C. 2003, “Mekanın Yeniden İnşası”, Editör Kitap Kültür ve Düşünce dergisi, S: 9-10, shf: 23, İstanbul

[ii] İLHAN, S. 2003, “jeopolitik Duyarlılık” shf:26 , Ötüken Neşriyat, İstanbul

[iii] İLHAN, S. 2003, age, shf: 36-38

[iv] FUKUYAMA, F. “ Tarihin Sonu mu?” shf: 13-52, Rey Yayıncılık, Kayseri,

[v] ÖZEY, R. 1999, “Dünya ve Türkiye Ölçeğinde Siyasi Coğrafya”, Aktif Yayınevi, İstanbul

[vi] ÖZEY, R. 1999, age, 43-44

[vii] APPARADURAİ, A. 2000, “Grassroots Globalization and the Research Imagination”, Public Culture, 12, p: 2

[viii] İLHAN,S.2001, “Avrupa Birliğine Neden Hayır”, shf:34, Ötüken Neşriyat, İstanbul

[ix] DAVUTOĞLU,A. 2001 Stratejik Derinlik Türkiye’nin Uluslararası Konumu, Küre Yayınları, İstanbul.

[x] www.cnnturk.com/haber/25.11.2004

[xi] www.ntvmsnbc.com/news/21.09.2004

[xii] www.ntv. com.tr/news/15-12-2004

[xiii] PAMİR, A.N. 2003  “Irak’a Müdahale ve Petrol Boyutu”, Jeopolitik Bilimsel Arş. Derg.  S:5, shf:57, İstanbul

[xiv] İLHAN,S.2001. age, 22

 

2001 - 2007 E-COĞRAFYA © Mehmet ZOR - Tüm Hakları Saklıdır.